Recent Tweets @manolyafikri
Posts I Like

image

Hedi Slimane

Birkaç sene önce “En sevdiğin fotoğrafçı kim?” sorusuna verdiğim ilk cevap Hedi Slimane’dı. Richard Avedon, Cecil Beaton ve Bruce Weber aşığı olsam da bir tarafım karanlık işlere de hayranlık besliyor. Slimane’ın Rock Diary’sini kıskanıyor, “Keşke o insanları ben çekseydim” diye de geçiriyordum içimden. Bir zamanlar YSL ve Dior’da çalıştığını biliyordum ama ben onu tanıdığımda tasarım dünyasından elini eteğini çekmiş gibi görünüyordu. Zira, 2007’de Dior Homme’daki kontratını yenilememiş ve kendini fotoğrafçılığa adamıştı. Los Angeles’da yaşayan, bir sürü müzisyen arkadaşı olan ve çeşitli dergilere editoryaller çeken bir fotoğrafçıydı o benim gözümde. 

image

Girls / Life in San Francisco - Nisan 2011 (Rock Diary)

SKINNY FIT TAKIMLARI GERİ GETİREN ADAM

Ne olduysa geçtiğimiz sene Stefano Pilati’nin YSL’deki görevini bırakmasıyla oldu. Hedi Slimane’la birlikte adı anılan bir diğer isim de, o zaman Jil Sander’ın kreatif direktörlüğünü yapan Raf Simons’du (Dior’daki muhteşem işleriyle onu da başka bir yazıya saklıyorum). O mu, bu mu derken, Raf Simons Dior’a, Hedi Slimane da YSL’in başına getirildi. Bir anda bütün dergiler ve web siteleri dünyada sadece bu iki tasarımcı varmış gibi onları yazmaya başladılar. Mart ayında Yves Saint Laurent’ın başına geçen Slimane, birkaç Hollywood yıldızına tasarım yapmasının haricinde, kadın giyiminde çaylak sayılırdı. 1996-2001 yılları arasında, YSL’in erkek bölümünün kreatif direktörlüğünü yapan tasarımcı, bizzat Pierre Berge (Yves Saint Laurent’ın partneri ve şirketin kurucu ortağı) tarafından bu göreve seçilmişti. Tasarladığı skinny fit takımlarla yıldızlaşan tasarımcı, çok şükür ki erkekleri bol kıyafetler içine gömülmekten kurtarmıştı. 2001-2007 yılları arasında da Dior Homme’un başında olan Slimane’ın sonrası malum. 

image

Yves Saint Laurent - 60’lar

YSL’E SAYGI DURUŞU

Slimane’ın Yves Saint Laurent’da yaptığı ilk değişiklik, markanın adından “Yves”i atmak oldu. İlk etapta “Saint Laurent Paris” adıyla “Terbiyesiz! Gelir gelmez yaptıklarına bak!” dercesine negatif yorumların hedefi olsa da, daha sonra bunun çok başarılı bir yenilenme olduğu konuşuldu. Tabii bunun kritiklerin gerçek görüşü olup olmadığını bilmiyoruz çünkü Saint Laurent’ın bağlı olduğu PPR’a hiçbir dergi ters düşmek istemez, ne de olsa işin içinde reklam ve para var.

Aslında Slimane’ın yaptığı Yves Saint Laurent’a saygısızlık değil, tam tersine iadeiitibardı. Couture’la tasarıma başlayan Yves Saint Laurent, 1966’da “Saint Laurent Rive Gauche” ismini kullanmış ve fontunu Helvetica’ya çevirmişti. Bu dönem, tasarımcının yenilikleri kucakladığı, defilelerden sıkılıp hazır giyime kucak açtığı yıllardı. Ayrıca ikonik smokinlerin tasarlandığı zamanlar da o döneme denk geliyor. Smokinleri abiye elbiselerden daha modern ve seksi bulan Yves Saint Laurent, kadın giyiminde yine bir devrim yaratmıştı. İşte o dönemin üstünden 46 yıl geçtikten sonra, Hedi Slimane asi dokunuşuyla o dönemleri geri getirmeye çabalıyordu.

image

NOSTALJİ Mİ? YENİLİK Mİ?

Ekim ayında Paris’te sergilediği 2013 ilkbahar-yaz koleksiyonunda ikonik smokini rock şıklığıyla harmanlayan tasarımcı, bu başarılı geri dönüşle alkışı hak ediyordu ama bu his uzun soluklu olmadı. 2013 sonbahar-kış defilesiyle 90’ların ruhunu geri çağıran grunge etkileşimli koleksiyon maalesef hevesimi kursağımda bırakarak, bir anda bütün heyecanımı aldı götürdü. Nedeniyse hiçbir yenilik barındırmayan, Zara, Topshop gibi markalarda kolayca bulabileceğimiz kıyafetleri sunmasıydı. Kimi, onun bu duruşunu yeniliklerin öncüsü olan Yves Saint Laurent’a benzetse de, son koleksiyonunda yaptığı tek şey grunge temasını Saint Laurent markası adında farklı bir kitleye satmaktı. 

 image

SLIMANE VE MÜZİK

İnsanları şaşırtmak isteyen ve tahminimce bundan delicesine zevk de alan Slimane’ın bir başka ilginç durumu da işleri Paris’ten değil Los Angeles’tan yönetmesi. Los Angeles’taki stüdyosunda tasarımlarına devam eden Slimane, Paris’in sofistike havasından çok uzakta rock dünyasının içinde yaşıyor ve bu durum doğal olarak onun tasarımlarına ve reklam kampanyalarına yansıyor. Markanın başına ilk geçtiğinde eski Girls grubunun vokali ve benim aşırı hayranlık duyduğum Christopher Owens’la bir çekim yapan Slimane, Citizens grubundan Tom Burke’le de reklam kampanyası için çalışmıştı. Saint Laurent erkek giyimin 2013 ilkbahar-yaz yüzüyse Beck!

 

 

SAINT LAURENT MUSIC PROJECT 

Sonra, bu rock yıldızlarının devamı gelmeye başladı ve “Saint Laurent Music Project” adı altında bir şeyler ortaya çıktı. Rock Diary’yi sevdiğimden ve müziğe olan tutkumdan dolayı, rock yıldızlarını Saint Laurent parçalar içerisinde Slimane’ın lensinden görmek benim için heyecan verici bir olay. Marilyn Manson ve Courtney Love’a zerre sevgi beslemesem de, Daft Punk ve Kim Gordon’ın muhteşem göründüğü aşikar. Hatta bu proje öyle ses getirdi ki, daha önce Daft Punk dinlediğini düşünmediğim moda insanlarının bile bir anda grubun yeni şarkısını paylaştığını gördüm.

Slimane’ın müzikle ilişkisi tabii ki bu projeyle başlamadı. Dior yıllarında, defilelerinde Phoenix, The Rakes, Razorlight, Beck, These New Puritans gibi isimlerin müziğine yer veren Slimane’ın sahne kostümü tasarladığı isimler de tam bir yıldızlar geçidi! David Bowie başta olmak üzere, Mick Jagger, Jack White, Franz Ferdinand, The Libertines, Daft Punk ve The Kills’e sahne kostümleri hazırlayan Slimane adeta rock yıldızlarının tasarımcısı haline gelmiş durumda. Beni de yanına alsana!

 

image

Daft Punk - Saint Laurent Music Project

 

ROCK YILDIZLARI İÇİN TASARLAYAN ROCK YILDIZI

Peki herkes Slimane için bir başka şey söylerken, markanın yönü tamamen değişirken satışlar ne alemde? Fashionista’da çıkan habere göre, Barneys’de ilkbahar-yaz sezonunun yüzde 60’ı için ön sipariş alınmış bile. Hatta Jeffrey New York’un sahibi de, “Koleksiyonu alırken gözümde dolar işaretleri beliriyor” diyerek durumun iyi olduğunun işaretini veriyor.

Sonuç olarak, Slimane’la ilgili yazılan yazılar hep eksik kalacak çünkü o sürekli kendisini yenileyen ve insanları şaşırtmayı seven bir tasarımcı olarak yoluna devam ediyor. Rock yıldızlarını giydirmeye bayılsa da, kimsenin dediğini umursamayan ve kendi kurallarıyla hareket eden biri olarak, aslında o da tasarım dünyasının rock yıldızı olma yolunda ilerliyor. Sevin ya da sevmeyin, koleksiyonları ve yeni projeleri heyecanla bekliyorsak, Slimane’ın Saint Laurent’da gidecek daha çok yolu var.

Chanel No.5’ın Brad Pitt’li hayal kırıklığını hatırlıyor musunuz? Muhtemelen “Nasıl olsa Brad Pitt satar” mantığıyla çekilmiş, parfüme dair hiçbir his barındırmayan, sıradan bir reklamdı.

Genelde “Seksi görün, uzaklara bak, saçlarını dalgalandır” mantığıyla çekilen, eğlenceli ya da iç gıcıklayıcı şarkılarla desteklenen parfüm reklamları yıllardır klişelerden uzaklaşamadı. Miuccia Prada da bu durumu görmüş olacak ki Wes Anderson ve Roman Coppola’ya “Haydi çocuklar bir film çekin de, havamızı bulalım” demiş. Günlerce 14 saniyeyi geçmeyen, kısacık tanıtım filmleriyle sabrımızı zorlayan Prada, sonunda baklayı ağzından çıkardı. Candy rolündeki sarışın, sevimli kızımızı Lea Seydoux oynarken, muhtemelen okuduğunuz hiçbir haberde adı geçmeyen iki de erkek oyuncumuz mevcut. Peter Gadiot ve Rodolphe Paul isimlerini daha önce duymamış olsam da, Wes abimiz ellerinden tutar diye düşünüyorum. 

Filmde karakterimizin isminin Candy olması haricinde, parfümle ilgili hiçbir şey duymuyorsunuz. Her bölümün sonunda gösterilen şişesi haricinde onunla ilgili en küçük bir ipucu bile yok. Buna rağmen, Prada Candy L’Eau’yu bir an önce deneyip, onun şekerli kokusunu duymak istiyorsunuz. 

Toplamda 3 dakika 31 saniye süren videonun her tarafından Wes Anderson’ın işveli, nükteli ve zeki dili akıyor. “Jules et Jim” ve Fransız yeni dalga akımındaki filmlerden esinlenerek çekilen seride, benim favorim kesinlikle ikinci bölüm. Candy’nin iki erkek arasında kalışı, buna rağmen çocuksu tavrını yitirmeyişi inanılmaz tatlı görünüyor. Dekorasyon, müzik (merak edenlere, bölüm sonlarında çalan şarkı: Jacques Dutronc - L’idole), şahane kostümler (e tabii ki Prada) ve eğlenceli dialoglarla geçen film, idiot parfüm reklamlarından sonra ilaç gibi geldi. Bu arada, Wes Anderson’ın yeni filmi The Grand Budapest Hotel’e daha bir sene var ama açlığımı Roman Coppola’nın, Film Festivali’nde gösterilecek A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III (Erkek Aklı diye çevrilmiş) filmiyle gidereceğim. Daha izlemeden tavsiye ediyorum.

Uzun zamandır blog yazmaya zaman bulamamaktan şikayet ediyordum ki, moda haftasının başlaması tekrar yazmak için beni harekete geçirdi. Sektörün içinden biri olarak, blogun ismine yaraşır şekllde -sansürsüz- notlarımı buraya aktarmaya karar verdim. 

10 tasarımcı arasında dönüp dolaşan moda haftamızı IMG düzenleyince ve isim sponsoru da Mercedes Benz olunca, sihirli değnek değmişçesine balkabağından makam arabasına dönüşecekmiş gibi bir izlenim oluştu insanlarda. New York, Miami, Berlin ve Avustralya’nın yanına İstanbul’u ekleyen Mercedes Benz’in sponsorluğu gerçekten de organizasyon anlamında çağ atlamamıza yaradı. IMG’nin moda haftasını düzenlemesi heyecan verici, L’APPART’ın PR’ı ciddi anlamda kusursuz ama ya moda haftalarını ayakta tutan tasarımcılar?

image

Bir kere şunu bilmek gerek; moda haftaları sadece süslenip defile izlemeye gitmek ve “Şekerim ben de ordaydım” demek için yapılan bir etkinlik değil. Son zamanlarda insanların kendilerini sergilemek için seçtiği bir platform haline gelse de, moda haftalarının en önemli tarafı, uluslararası basını ve satın almacılarıın dikkatini çekmektir. Sektörün dünya çapında bir saygınlığa kavuşması için tasarımların yurt dışında satılması, belli bir takipçi kitlesi olması çok önemli. 

imageMehtap Elaidi

Tekrar tasarımlara dönecek olursam, açılışı yapan Mehtap Elaidi’yle başlayalım. Sadeleşmeye övgü niteliğinde hazırlanan koleksiyon, minimalist olmak isterken basitliğe doğru kayan bir çizgide duruyordu. “Elaidi kadını” denince maalesef gözümün önünde bir silüet belirmiyor, ki genel olarak Türk tasarımcıların sorununun bu olduğunu düşünüyorum.

imageNihan Buruk

Nihan Buruk’un koleksiyonu Nian, monokrom renklerle süslenmiş, androjen duruşu olan bir koleksiyondu. Koleksiyonun en iyi parçaları ceketler olurken, genel olarak heyecan verici bir durum yoktu.

imageEce Gözen

Akşam yapılan defileleri izlemedim ama en güzelini en sona saklıyorum. Ece Gözen daha mezun olmadan hazırladığı ilk koleksiyonuyla çoğu insanın dikkatini çekmişti. Son olarak Vogue Italia’nın Muuse yarışmasında en vizyoner tasarımcı olarak seçilen Ece Gözen, o ödülün sadece bir başlangıç olduğunu gösterdi. Rhythm’de çizgisini bulmaya çalışan, Illusional Harmony’de renk ve keskin kalıplarıyla ağızların suyunu akıtan, Reflection’da tamamen sportif çizgilerine kavuşan Ece Gözen’in bence en büyük özelliği tutarlı olması. Yıllardır tasarım yapan ama hala kendine özgü bir imzası olmayan tasarımcıların yanında Ece’nin kıyafetlerini gördüğünüz an “Bu Ece Gözen tasarımı” diyebiliyorsunuz. Eğer bir tasarımcı için bunu söylemeye başladıysanız zaten her şey yolunda demektir. 

imageEce Gözen - Backstage

Bugün Studio’da izlediğimiz sunumda, neonlar yine koleksiyonun en belirgin özelliğiydi. Kübik desenlerle oluşturulan dinamizm, yalın çizgilerle birleşerek sportif şıklığı ortaya çıkarıyordu. 2013 sonbahar-kış defilelerinde çokça gördüğümüz geniş, hacimli omuzlar da kendi çizgisini yaratırken trendlerden uzak kalmadığını da gösteriyordu.Ece Gözen’e bu upuzun yolda her şeyin en güzelini diliyor ve bizi heyecanlandırdığı, umut verdiği için teşekkür ediyorum.

Son olarak, sokak modasından bahsetmek istiyorum. Genel olarak kalıpların dışına çıkmayı başaramayan ve çevremizin görüşlerini kendi beğenilerimizin önüne koyan bir topluluk olduğumuz için günlük giyimimizde özgün olamıyoruz. Bu sınırlamalar, moda haftalarında koca bir kar topu haline gelip üstümüze fırlatılıyor, gözümüzü acıtıyor. Osmanlı’nın son torunu ya da Frida’nın hortlayan versiyonu kulağa uç örnekler gibi gelseler de, gerçekten defileleri izlemek için oradaydılar. Biz de ekip olarak gelecek moda haftasında Pamuk Prenses, Dorothy ve Ariel kılığında Disney’i temsilen katılmayı düşünüyoruz. Gülmeyin, eğlenceli olabilir. Bir de “Beni çek, beni çek” diye içinden bağıran ve saatlerce Antrepo’nun önünde dikilen arkadaşlara da dört gün boyunca kolaylıklar diliyorum. 

Sonuç olarak, IMG organizasyonu ve Mercedes Benz’in isim sponsorluğu heyecan verici olsa da, içerik zenginleşmediği sürece bunların pek bir anlamı olmuyor. Ama Ece Gözen gibi tasarımcıların sayesinde umudumuz kaybolmuyor, Türk modasının dönüm noktasını beklemeye devam ediyoruz.

15 Mart 2013

MBFWI’un son akşamı sıcağı sıcağına, son yorumlarımı yazmak istiyorum. Bir önceki yazımda tasarım yoksunluğundan bahsetmiş ve kusursuz organizasyona rağmen bu tasarımlarla bir yere varamayacağımızı anlatmıştım. Yani Fashion Week ibaresinin önüne Mercedes Benz’in gelmesi yeterli değil. Tutarlılığı olmayan, özgünlükten yoksun koleksiyonlar hakkında maalesef konuşabilecek olumlu şeylerimiz yok denecek kadar az.

Mesela Tanju Babacan, Agatha Ruiz de la Prada’nın yumurta fikrini taklit ederken, Nil Karaibrahimgil de o çalıntı fikirle podyumda yürümekten çekinmiyor. (Çalıntı kelimesini kullanmaktan ben de hoşnut değilim ama buna “esinlenme” dersek de maalesef çok masum kalıyor.)

image

 

Elit kesimin değişilmez mezuniyet ve nişan kıyafeti tedarikçisi olan Tuvana Büyükçınar da, Saint Laurent’in şapkalarını, Louise Goldin’in elbiseleriyle birleştirip ön sıradaki ünlü arkadaşlarından bol alkış alabiliyor. 

image

Bu sene tasarımlarda olumlu olan şeylerden biri fütürizmden vazgeçilmesi. Yıllardır fütüristik çizgilerin peşinden koşarak dünya modasını yakalayabileceğini düşünen tasarımcılarımız bu sene o akımdan vazgeçmiş. İyi etmişler tabii ama bu sefer de minimalist olmak adına tasarımlar Zara ve Mango çizgisine inmiş. Belki dikişi ve kumaş kalitesi Zara’dan iyidir ama 10’da 1 fiyat farkı varken, insanların o tasarımcıyı seçmesi için bir sebep göremiyorum. 

İlk gün yazdığım Ece Gözen haricinde, Niyazi Erdoğan, Özlem Kaya, Nazlı Bozdağ, Gamze Saraçoğlu ve Elif Cığızoğlu diğerlerine göre koleksiyonlardaki bütünlük, tema ve tasarım olarak farklı bir yerde duruyorlardı. Ama 5-6 tasarımcıyla bir moda haftası olmuyor maalesef. 

Moda haftasının en kötü taraflarından biri de modellerdi. Sivilceli ve sorunlu ciltler, selülitli bacaklar ve yürümekte zorluk çekenler… Modeller podyum ışığı altında o kadar kötü görünüyordu ki, nedenini anlamak gerçekten çok zordu. Bir de tasarımcıların Wilma Elles sevdasını anlayamadığım gibi, ünlü birini podyuma çıkarma olayını da gereksiz görüyorum. Modelin görevi elbiseyi göstermek ama ünlüler gereğinden fazla podyumda kalarak ve hatta süzülerek poz veriyor. 

Sokak modasından biraz bahsetmiştim ama gerçekten üstüne çok konuşulacak bir konu. Blog yazan, kıyısından köşesinden bu işle meşgul olan insanlar bile yapılı saçları, abartılı makyajları ve ten rengi çoraplarıyla defile izlemeye değil de, bir arkadaşlarının nişanına ya da gece yapılacak bir partiye gider gibi giyinmişlerdi. Çoğunun amacının da defile izlemek değil, bloglarına “1. gün ne giydim?” tarzında içerik sağlamak olduğunu sanıyor ve üzülüyorum. Mesela neden Susie Bubble gibi yeni tasarımcıları keşfeden, akıcı dili olan ve zeki blogger’larımız yok diye de düşünüyorum ama bu da başka bir yazının konusu olur. 

Son olarak, çok vahim bir durum var ki bunun normalleşmesi çok tuhafıma gidiyor. IMG - Doğuş ortaklığı yüzünden moda haftasının resmi yayın kuruluşunun Vogue gibi gösterilmesi, hatta sınır tanımayıp yarın Vogue editörleri küratörlüğünde “MBFWI best of” tadında bir defile yapılacak olması gerçekten inanılır gibi değil.   İki sezondur dergiler bu durumu boykot ederek sayfalarında İstanbul Moda Haftası’na yer vermiyorlar ya da kısa haberlerle geçiştiriyorlar. Olan da, gerçekten bu iş için uğraşan tasarımcılara oluyor ve kendilerini sınırlı bir kesime duyurabiliyorlar. Bu işin giderek böyle tatsız bir hal alması hoş değil ve IMG’nin bu duruma yakın zamanda el atması gerek diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, yine 5-6 tasarımcının ötesine gidemiyor, insanları aptal yerine koyarak fikir çalmaktan çekinmiyor ve front-row görgüsüzlüğüne son veremiyoruz. Bir de umarım şakşakçılıktan öteye geçip, gerçekleri gören birileri olur ve bunlar üzerine çalışırlar. Yoksa “körler sağırlar birbirini ağırlar moda haftası”ndan ileri gidemeyiz.

Görseller: Getty Images Turkey

Unique voice. Perfect songs. Patrick Wolf did it again.

Goose bumps.

Eugene McGuinness covers Lana Del Rey’s Blue Jeans. Better than her for sure.

(Love the jacket by the way)

Hot Chip!

Cutest fashionista ever!

Photo courtesy of Monica Rose.

Dakota Fanning’s Prada dress is gorgeous.

28.04.2012 - White House Correspondents Dinner

Photo credit: Getty 

Peggy is my girl!

(Season 5 - Episode 3)

Photo: Michael Yarish